EŞİTLİK İLKESİ DEĞERLENDİRMESİYLE: TEĞMEN EBRU EROĞLU DAVASI VE BENZERLERİYLE KIYASI

Türk yargı tarihinin en tartışmalı disiplin davalarından biri bugün yeni bir boyut kazandı. Ankara 4. İdare Mahkemesi, Teğmen Ebru Eroğlu’nun Kara Kuvvetleri Komutanlığı Yüksek Disiplin Kurulu tarafından verilen ihraç kararının iptali istemiyle açtığı davayı reddetti. Bu karar, ilk bakışta sıradan bir idare hukuku uyuşmazlığı gibi görünse de, benzer davalarla yan yana getirildiğinde son derece düşündürücü bir tablo ortaya çıkmaktadır: Aynı olayın farklı aktörleri, farklı mahkemelerde farklı muameleyle karşılaşmıştır. Hukuk dünyasının belki de en temel sorusu budur: Aynı hukuki zemin, nasıl bu denli farklı sonuçlar doğurabilir?

Olayın Kısa Özeti

30 Ağustos 2024 tarihindeki Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde, törenin sona ermesinin ardından bir grup teğmen kılıç çatarak Subay Andı okuyup “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı attı. Bu eylem nedeniyle birden fazla teğmen TSK’dan ihraç edildi. Ancak sonrasında açılan iptal davaları birbirinden çarpıcı biçimde farklı sonuçlarla noktalandı.

Ankara 4. İdare Mahkemesi’nin Gerekçesi:

Mahkeme gerekçeli kararında; söz konusu eylemin boyutu ve yol açtığı olumsuz etkiler üzerinde durarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin itibarına zarar verecek ağırlıkta olduğu değerlendirmesinde bulundu. Kararda ayrıca, eylemin toplum nezdinde askerlik yemininin terk edildiği yönünde bir algı yarattığı ve bu durumun TSK’ya duyulan güveni zedeleyici nitelikte olduğu belirtildi. Mahkeme heyeti, mevzuattan kaldırılmış olan andın okunmasına yönelik hazırlıkların önceden planlandığı yönünde kanaat oluştuğunu da vurguladı.

Mahkeme kararında, Teğmen Eroğlu’nun törenden önce kaldırılan andın okunması için amirlerine 4 kez başvurduğu ve reddedildiği kaydedildi. Kararda tabur komutanının açık emir verdiği, buna rağmen Eroğlu’nun diğer teğmenlerle birlikte planlama yaptığı ve kaldırılan andı okuttuğu belirtildi.

Bu gerekçe, ilk okunuşta hukuki bir mantık zinciri oluşturuyor gibi görünmektedir. Ancak söz konusu mantık zincirini birkaç kritik soru ile test etmek gerekir.

Birincisi; eğer eylem “önceden planlanmış” olmak sebebiyle ağırlaştırıcı unsur teşkil ediyorsa, aynı tören kapsamında ihraç edilen diğer teğmenler için neden aynı ağırlaştırıcı unsur uygulanmadı?

İkincisi; “TSK’nın itibarını zedeleme” kriteri soyut ve ölçülülük ilkesiyle bağdaşmayan bir kavram olarak uygulandığında, hukuki öngörülebilirlik nasıl sağlanabilir?

Üçüncüsü ve belki de en kritik olanı; benzer nitelikteki eylemlerde bulunan diğer teğmenler mahkeme kararıyla göreve iade edilmişken, Eroğlu’nun neden farklı bir hukuki değerlendirmeye tabi tutulduğu izah edilmemiştir.

Karşılaştırmalı Tablo: Aynı Tören, Farklı Kaderler

Hukuki bir değerlendirme yaparken en güçlü araçlardan biri emsal karşılaştırmasıdır. Burada tablo son derece çarpıcıdır.

Teğmen Deniz Demirtaş: Aynı törenin, aynı olayının aktörlerinden biri olan Demirtaş, Ankara 21. İdare Mahkemesi’nde açtığı dava sonucunda 26 Aralık 2025 tarihinde ihraç kararının oybirliğiyle iptal edilmesini sağladı. Mahkeme, kılıçlı yemin töreninin önceden planlandığına ilişkin kesin delil bulunmadığını belirterek ihraç işlemini hukuka aykırı buldu. Deniz Demirtaş, 14 Mart 2026 itibarıyla yeniden Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde görevine başladı.

Teğmen Ö.S.: Farklı ancak benzer nitelikte bir olayın mağduru olan bu teğmen de benzer bir yolculuk yaşadı. İstanbul 5. İdare Mahkemesi, ihraç işlemini 30 Ocak 2025’te hukuka uygun bularak davayı reddetti. Ancak avukatlar itiraz yoluna başvurdu ve İstanbul Bölge İdare Mahkemesi İkinci İdari Dava Dairesi, 20 Şubat 2026 tarihinde Teğmen Ö.S.‘nin ihraç kararını oybirliğiyle iptal etti. Bölge mahkemesi kararında, disiplin cezaları ile eylemler arasında “adil denge” kurulması gerektiği vurgulanarak Harp Okulları Kanunu’ndaki Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık ve laik hukuk devleti vurgusu hatırlatıldı.

Demirtaş davası ile Eroğlu davası arasındaki fark, hukuk açısından özellikle dikkat çekicidir. Her iki dava da aynı 30 Ağustos 2024 törenine dayanmakta; her ikisi de aynı ihraç gerekçesini paylaşmaktadır. Ancak Ankara 21. İdare Mahkemesi, ihraçta “önceden planlanma” iddiasının somut delille desteklenmediğine hükmederken; Ankara 4. İdare Mahkemesi tam aksi yönde, Eroğlu’nun planlamayı bizzat organize ettiği kanaatine ulaşmıştır. Üstelik bu kanaate, tüm komutanların tören sırasında seyirci konumunda kaldığı bir ortamda ulaşılmıştır.

Eşitlik İlkesi Çerçevesinde Bir Değerlendirme

Türk Anayasası’nın 10. maddesi, kanun önünde eşitlik ilkesini güvence altına almaktadır. İdare hukukunda ise ölçülülük ilkesi ve tutarlılık zorunluluğu, yargı kararlarının meşruiyetinin temel taşlarından birini oluşturur. Aynı olgusal zeminden beslenen, aynı hukuki rejim altında değerlendirilen davalarda ortaya çıkan bu derece farklı sonuçlar, hukuki belirsizliği derinleştirmekte ve vatandaşın yargıya duyduğu güveni sarsmaktadır.

Nitekim Eroğlu’nun avukatları itiraz dilekçesinde, Subay Andı’nın törenden sonra okunmasının “hizmet engel davranış” olarak nitelendirilmesinin hukukla da akılla da izah edilemez olduğunu vurguladı. Dilekçede ayrıca, tören sırasında olayın alay, tabur ve bölük komutanları tarafından müdahale edilmeden izlendiği ve bunun geleneksel bir ritüel olarak değerlendirildiği vurgulandı.

Bu noktada avukatların dile getirdiği bir husus özellikle önem taşımaktadır: Eroğlu, göreve iade edilse dahi devresinden kıdem olarak geri kalacaktır. Bu durum, geçmişte uğranılan haksızlığın geleceğe taşınan kalıcı bir iz bıraktığını ortaya koymaktadır. Yani dava her hangi bir aşamada Eroğlu lehine sonuçlansa bile, telafi edilemez bir kariyer kaybı söz konusudur. Bu gerçeklik, mahkemelerin karar verirken “ölçülülük” boyutunu gözetmesini hukuki bir zorunluluktan öte, insani bir sorumluluk haline getirmektedir.

İstinaf Süreci ve Danıştay Yolu

Karşılaştırmalı davalara bakıldığında, bu tür uyuşmazlıklarda önemli bir örüntü göze çarpmaktadır: İlk derece mahkemelerinin ret kararları, üst yargı aşamalarında sıklıkla bozulmaktadır. Nitekim Teğmen Ö.S. davası, tam da bu şekilde gelişmiştir; ilk derece redde hükmetmiş, ancak istinaf mahkemesi “hukuk devleti” ilkesini ve “adil denge” zorunluluğunu hatırlatarak kararı bozmuştur.

Dava, büyük olasılıkla Bölge İdare Mahkemesi aşamasında yeniden değerlendirilecek; ardından Danıştay denetimine açık kalacaktır. Danıştay içtihadı, idari disiplin uygulamalarında ölçülülük ve tutarlılık denetimi bakımından belirleyici bir işlev üstlenmektedir. Bu çerçevede söz konusu dava, hem bireysel haklar hem de kurumsal tutarlılık açısından emsal değeri taşıyacaktır.

Sonuç: Hukuk Tek Seste Konuşmalıdır

Teğmen Ebru Eroğlu davası, bireysel bir hak mücadelesinin çok ötesine geçmiştir. Bu dava artık Türk yargısının tutarlılık sınavına dönüşmüştür. Kara Harp Okulu’ndan birincilikle mezun olan, diplomasını Cumhurbaşkanı’nın elinden alan ve olağanüstü bir askeri kariyerin eşiğinde duran bir subayın akıbeti, salt hukuki argümanların ötesinde derin bir sembolik anlam taşımaktadır.

Hukuk devletinin en temel gereği, benzer olaylara benzer hukuki sonuçların bağlanmasıdır. Aynı tören, aynı eylem, aynı hukuki rejim altında farklı mahkemelerden farklı kararlar çıkması; bireyler için değil, kurumlar için de derin bir sorundur. Eşitlik ilkesi soyut bir anayasal vaatte kalmadığı sürece anlam taşır; o vaat ancak mahkeme kararlarının somut tutarlılığında hayat bulur.

EŞİTLİK İLKESİ DEĞERLENDİRMESİYLE: TEĞMEN EBRU EROĞLU DAVASI VE BENZERLERİYLE KIYASI2026-03-23T12:21:27+03:00

Futbolda Adalet Nerede Biter?

FIFA’nın İsrail’e Verdiği 190 Bin Dolarlık Ceza Üzerine

Geçtiğimiz günlerde FIFA, İsrail Futbol Federasyonu’nu (IFA) ayrımcılık, ırkçı taciz ve fair-play ilkelerinin ihlali gerekçesiyle para cezasına çarptırdı. Söz konusu ceza, 150 bin İsviçre frangı, yani yaklaşık 190 bin dolar olarak belirlendi ve özellikle Beitar Jerusalem taraftarlarının ırkçı tutumu gerekçe gösterildi. Karar açıklandığında dünya kamuoyunun önemli bir kesimi bu rakamı alkışlamak bir yana, derin bir hayal kırıklığıyla karşıladı. Haklı olarak. Çünkü söz konusu olan yalnızca tribündeki ırkçı tezahürat değil; binlerce insanın hayatını kaybettiği, onlarca futbolcunun ve çocuğun öldürüldüğü, Gazze’deki tüm spor altyapısının yerle bir edildiği bir süreçtir.

FIFA, Filistin’in şikayetçi olduğu “yerleşim birimi kulüplerinin” meselesine ilişkin soruşturmada futbolun jeopolitik çatışmaları çözme merci olmadığını öne sürerek doğrudan bir yaptırım uygulamanın kendi tüzüğüne aykırı olacağını savundu. Bu argüman, tarihsel bağlamdan kopuk okunduğunda belki kabul edilebilir görünür. Ancak FIFA’nın kendi tarihine bakıldığında bu gerekçenin ne kadar seçici biçimde kullanıldığı açıkça ortaya çıkar.
Filistin Futbol Federasyonu’nun FIFA’ya gönderdiği mektupta, 7 Ekim 2023’ten bu yana 416 futbolcu ve futbol yetkilisinin öldürüldüğü, bunların dörtte birinin çocuk olduğu vurgulandı. Gazze’deki spor altyapısının sistematik olarak ortadan kaldırıldığı ve İsrailli futbolcular ile kulüplerin sosyal medyada soykırımı teşvik eden paylaşımlar yaptığı da mektuba dahil edildi. Bu ölçekteki bir insanlık trajedisinin karşısında “siyasetten bağımsız bir futbol federasyonu” söylemi artık tutarlılığını yitirmektedir.

FIFA’nın “tarafsızlık” söylemi, kurumun kendi tarihiyle çelişir. Uluslararası futbol tarihinde pek çok ülke, siyasi gerekçelerle turnuvalardan men edilmiştir; bu kararların birçoğu da o ülkelerin sahada değil, siyasi arenada yaptıklarına dayanmaktadır.
Güney Afrika (1961–1992): Güney Afrika, ayrımcılıkla mücadele ilkesini ihlal ettiğinden, yani apartheid rejimini uyguladığından FIFA tarafından turnuvadan men edildi ve bu yasak 1992’ye kadar sürdü. Yaklaşık otuz yıl boyunca sahadan uzak tutulan Güney Afrika, uluslararası spor tarihinin en uzun ve en sembolik yasaklarından birine maruz kaldı. Bunu mümkün kılan şey, spor kurumlarının ahlaki bir tutum alabildiğini görmesiydi. Apartheid sonunda sadece diplomatik baskıyla değil, spor alanındaki tecrite de önemli ölçüde bağlı biçimde çöktü.
Yugoslavya (1992): Milosevic hükümetinin Saraybosna’yı bombalamasının ardından UEFA, Yugoslavya’yı 1992’de İsviçre’de düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası’ndan men etti. Yugoslavya’nın grubunda ikinci sırada yer alan Danimarka şampiyonaya doğrudan katılmaya hak kazandı; üstelik Danimarka o turnuvayı da kazandı. Bir başka deyişle FIFA ve UEFA, bir ülkenin kendi coğrafyasında sivilleri bombalamasına karşılık somut bir tutum almayı o dönemde yeterince mümkün görmüştü. Bu men kararı BM’deki oy çoğunluğuyla alınmış ve karar birebir UEFA tarafından uygulanmıştı.
Rusya (2022): Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının ardından FIFA, ikinci bir karara kadar Rusya’yı süresiz olarak tüm uluslararası turnuvalardan men etti. Bu karar, savaşın başlamasından yalnızca günler sonra alındı. FIFA Başkanı Gianni Infantino, Rusya kararını “uluslararası hukukun ağır ihlali ve barış ilkelerinin korunması” gerekçesiyle açıkladı. Ancak aynı gerekçeler İsrail’in Gazze’deki eylemleri söz konusu olduğunda uluslararası hukuk tartışmalarının gündemine taşınmış olmasına rağmen benzer bir tutum benimsenmedi.

Çifte Standart Artık Saklanamıyor

İsrail’in Gazze işgalinde olduğu gibi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından tüm spor müsabakalarından süratle men edilmesi FIFA’ya olan tepkileri alevlendirdi. FIFA Başkanı Infantino ise “İsrail’e karşı hiçbir işlem yapılmayacak, FIFA jeopolitik sorunları çözemez” açıklamasını yaptı. Bu ifade, kurumun kendi tarihini inkâr eden bir açıklamadır; çünkü FIFA Güney Afrika’yı ve Yugoslavya’yı ve Rusya’yı men ederken de aynı “jeopolitik sorunlar” masadaydı.
Uluslararası Af Örgütü, FIFA ve UEFA’ya gönderdiği mektupta İsrail Futbol Federasyonu’nun üyeliğinin askıya alınmasını talep etti ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki yasadışı yerleşimlerden gelen kulüpler uluslararası liglerde oynamaya devam ettiği sürece İsrail’in uluslararası turnuvalara katılımının durdurulması gerektiğini vurguladı.

İngiltere’deki İşçi Partisi milletvekili Zarah Sultana da Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinin ardından uluslararası spor organizasyonlarından men edilirken aynı tutumun İsrail’e uygulanmamasını “küresel siyaset ve sporda çifte standart” olarak nitelendirdi.

Sonuç Olarak 190 bin dolar, bir Premier League oyuncusunun birkaç günlük maaşıdır. Bu rakamla FIFA, yüzlerce futbolcunun ve sayısız sivilin hayatını kaybettiği bir süreçte “ayrımcılığı cezalandırdığını” ilan etmiş olmaktadır. Bu, hem ahlaki hem de tarihsel açıdan tutarsız bir tablodur.
Sporun siyasetten tamamen bağımsız olamayacağını FIFA’nın kendisi onlarca yıl boyunca pratikte kanıtlamıştır. Apartheid Güney Africası sahaya çıkamadı. Saraybosna’yı bombalamasının ardından Yugoslavya’nın kapısına kilit vuruldu. Ukrayna’yı işgal eden Rusya’nın kapısı da aynı şekilde hızla kapandı. Tüm bu kararların ahlaki zemini varsa aynı zeminin bugün neden çalışmadığı sorusu, FIFA’nın önünde yanıtsız durmaya devam etmektedir.

Futbol gerçekten evrensel bir dilse, o dilin sözcükleri yalnızca bazı hayatlar için geçerli olamaz.​​​​​​​​​​​​​​​​

Futbolda Adalet Nerede Biter?2026-03-21T13:43:28+03:00

Olası Bir Af Yasasına İlişkin Değerlendirme

PKK’nın silah bırakması yönündeki gelişmeler, beraberinde yeni bir uyum yasası sürecini ve infaz sisteminde iyileştirmeler ile genel af niteliğinde bir yasal düzenleme ihtimalini gündeme getirmiştir. Ancak geçmiş tecrübeler göstermektedir ki, yalnızca infaz düzenlemeleri veya denetimli serbestlik uygulamaları ile tahliye edilen kişiler, sabıka kayıtları nedeniyle mesleklerini icra edememekte, istedikleri işlere girememekte ve bu nedenle topluma sağlıklı biçimde entegre olamamaktadır. Bu durum, birçok kişinin yeniden suç işlemelerine ve cezaevine dönmelerine zemin hazırlamaktadır.

Bu bağlamda, çıkacak olası bir yasanın yalnızca silah bırakan terör örgütü mensuplarını değil, toplumun tüm kesimlerini kapsaması gerekir. Zira devlet, tüm vatandaşlarını eşit şekilde koruyup gözeten bir “baba” konumundadır ve evlatları arasında ayrım yapmamalıdır. Ancak tasarlayarak ve canavarca hisle işlenen cinayetler, çocuklara yönelik cinsel istismar ve orman suçları gibi kamu vicdanını derinden yaralayan eylemleri hariç tutması da gerekmektedir.

Eğer ceza infaz sistemine dair düzenlemeler sonucunda mahkûmlar zaten serbest kalacaksa, bu sürecin bir defaya mahsus olmak üzere sicil affını da içermesi, toplumsal entegrasyon açısından son derece önemlidir. Çünkü sabıkası silinen bir bireyin, geçmişteki hatalarını tekrarlamamak adına daha dikkatli hareket etmesi ve suçtan uzak durma iradesini güçlendirmesi beklenir.

Altını çizerek ifade etmek isterim ki bu açıklamalar, suçluların salıverilmesini doğrudan savunmak anlamına gelmemektedir. Ancak suçlular bir şekilde toplum içine karışacaksa, bu sürecin kapsamlı ve adaletli bir yasal düzenleme çerçevesinde gerçekleştirilmesi, toplum vicdanını rahatlatacağı gibi, bireylerin yeniden suç işlemesinin de önüne geçecektir.

Yeni dönemin ülkemize hayırlar getirmesini; iç ve dış tehditlerden, her türlü bela ve musibetten milletimizi ve devletimizi korumasını Yüce Allah’tan niyaz ederim.

 

Yakup Karacaoğlu

Olası Bir Af Yasasına İlişkin Değerlendirme2025-07-11T20:27:13+03:00

Kış Başlamadan Yaz Saati Uygulamasında Düzenlemeye Gidilmelidir

Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de yaz saati uygulaması, güneş ışığından daha fazla yararlanmak ve enerji tasarrufu sağlamak amacıyla kullanılmaktadır. Ancak, bu uygulamanın kış aylarında da sürdürülmesi, bireylerin biyolojik saatini olumsuz etkileyerek özellikle sabah erken saatlerde işe ya da okula gitmek zorunda olanların ruh sağlığı üzerinde ciddi sonuçlar doğurabilmektedir.

Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla doğu-batı ekseninde geniş bir yüzölçümüne sahiptir. Bu nedenle, gün doğumu ve gün batımı saatleri arasında farklı bölgelerde belirgin farklar oluşmaktadır. Örneğin, ülkenin doğusundaki bir şehirde güneş sabah 6:00’da doğarken, batısındaki bir şehirde bu saat 7:30’u bulabilmektedir. Bu asimetrik durum, kış aylarında daha belirgin hale gelmekte, özellikle batı bölgelerinde yaşayan bireylerin karanlık bir sabaha uyanmalarına neden olmaktadır.

Karanlık bir sabaha başlamak, biyolojik saati bozarak bireylerde melatonin (uyku hormonu) seviyelerinin düzensizleşmesine yol açabilir. Bunun sonucunda:

  • Daha düşük enerji seviyeleri,
  • Konsantrasyon sorunları,
  • Artan stres ve depresyon riski gibi olumsuz etkiler ortaya çıkabilmektedir.

Bu olumsuzlukların önüne geçebilmek için Türkiye’nin doğu ve batı bölgeleri arasında bölgesel saat farkının uygulanması faydalı bir çözüm olabilir. Önerim şu şekildedir:

  1. Doğu İlleri (Doğubayazıt’tan Şanlıurfa’ya kadar olan bölge): Yaz saati uygulamasına devam edilmesi.
  2. Batı İlleri (Şanlıurfa’dan batıya doğru kalan iller): Kış saati uygulamasına geçilmesi.

Bu düzenleme ile, doğu illerinde bireyler erken saatlerde güne başlayarak gün ışığından maksimum seviyede faydalanabilirken, batı illerinde yaşayan bireyler kış aylarında sabah karanlığına mahkûm olmaktan kurtulacaktır.

Bölgesel Saat Uygulamasının Çok Fazla Avantajları Vardır:

  1. Ruh Sağlığı ve Biyolojik Ritim: Sabah gün ışığıyla uyanmanın bireylerin ruh sağlığı üzerinde olumlu etkileri bulunmaktadır. Melatonin ve serotonin salgılanması dengelenerek bireylerin daha enerjik hissetmesi sağlanır.
  2. Eğitim ve Çocuklar: Özellikle okula giden çocuklar, karanlıkta uyanmak zorunda kalmayacak ve bu durum onların okul başarısına olumlu yansıyacaktır.
  3. Ekonomik Verimlilik: Daha iyi uyku düzenine ve enerji seviyelerine sahip çalışanların işyerindeki verimlilikleri artacaktır.

Araştırmalar, biyolojik saatin doğrudan güneş ışığı ile senkronize olduğunu ortaya koymaktadır. 2017’de yapılan bir çalışmada, sabah saatlerinde karanlığa maruz kalan bireylerin depresyona daha yatkın olduğu belirtilmiştir. Ayrıca, farklı ülkelerde bölgesel saat uygulamaları (örneğin ABD’deki eyalet saat farkları) başarıyla uygulanmaktadır.

Türkiye’nin bu bilimsel ve kültürel gerçeği göz önünde bulundurarak bölgesel saat uygulamasına geçmesi, yalnızca bireylerin yaşam kalitesini artırmakla kalmayacak, aynı zamanda ülkenin genel verimliliğine de katkı sağlayacaktır.

Sonuç olarak yaz saati uygulamasının bölgesel bir düzene kavuşturulması, bireylerin biyolojik ve psikolojik sağlığını korumak adına bir zorunluluktur. Ülkenin geniş coğrafi çeşitliliği göz önünde bulundurularak yapılacak bu değişiklik, bireylerin güne huzurlu bir başlangıç yapmalarını sağlayarak toplumsal faydayı artıracaktır. Bu düzenlemenin bir an önce gündeme alınması, sadece enerji tasarrufu değil, aynı zamanda insan odaklı bir yaklaşımın gereğidir.

Kış Başlamadan Yaz Saati Uygulamasında Düzenlemeye Gidilmelidir2025-06-18T08:51:02+03:00

Babalar (Arkamızdaki En Büyük Dağ)

Babalar… Onlar, hayatımızdaki en büyük dayanak, ailemizin sessiz kahramanlarıdır. Yeri geldiğinde bir çınar ağacı gibi koruyucu, yeri geldiğinde bir deniz gibi sakin ama derin duyguların taşıyıcısıdırlar. Türk milletinin köklü örf ve adetlerinde, baba her zaman ailedeki düzenin ve huzurun teminatı, aynı zamanda sevgi ve merhametin bir timsalidir.

Türk kültüründe baba, ailenin reisidir ama bu reislik otoriteden öte bir sevgi ve fedakârlıkla şekillenir. Eski Türklerde, “Ata” kelimesi hem babayı hem de milletin liderini ifade ederdi. Babalar, sadece ailenin maddi ihtiyaçlarını karşılayan bir figür değil, aynı zamanda ahlaki değerlerin, erdemin ve insanlık bilincinin taşıyıcısı olarak kabul edilir. Onlar, çocuklarına cesareti, dürüstlüğü ve çalışkanlığı öğretir; her zaman örnek bir insan olmanın gayreti içinde olurlar.

Dinimiz İslam, baba figürüne büyük bir değer atfeder. Kur’an-ı Kerim, anne-babaya iyi davranmayı emrederken, babanın sorumluluğunu ve merhametini de hatırlatır:

“Rabbin, yalnız Kendisine ibadet etmenizi ve anne-babaya iyi davranmanızı emretti…” (İsra Suresi, 23).

Peygamber Efendimiz (sav) ise şöyle buyurur: “Allah’ın rızası, babanın rızasındadır; Allah’ın gazabı da babanın gazabındadır.” (Tirmizî, Birr, 3). Bu hadis, babaların ailedeki manevi liderlik rolünü ve onların memnuniyetinin ne denli önemli olduğunu vurgular. Devamını oku

Babalar (Arkamızdaki En Büyük Dağ)2025-06-15T17:28:04+03:00

10. YARGI PAKETİ VE KAPSAMI

Kamuoyunda “10. Yargı Paketi” olarak bilinen Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edildi ve Resmi Gazetede yayınlandı.
Peki bu paket neleri kapsamakta ve kimler bu yeni yasadan yararlanabilecek.

Devamını oku

10. YARGI PAKETİ VE KAPSAMI2025-06-04T23:12:11+03:00

Kamu Hizmetlerinin Sürdürülebilirliği ve Grev Hakkının Sınırları: Belediyelerde Hukuka Uygun Çözüm Yolları

Belediyeler, yerel yönetimlerin en önemli birimleridir ve sundukları kamu hizmetleri, halkın günlük yaşamını doğrudan etkiler. Çöp toplama hizmeti gibi temel hizmetlerin aksaması, yalnızca çevre temizliğini değil, halk sağlığını da tehdit eder. Bu tür aksaklıklar sırasında, işçilerin grev hakkı ile kamu yararı arasında bir denge sağlanması elzemdir. Bu makalede, grev sırasında hukuka aykırı davranan işçilerin yasal yollarla işten çıkarılmasını sağlayacak hukuki çerçeveyi detaylı bir şekilde ele almak istedim.

Devamını oku

Kamu Hizmetlerinin Sürdürülebilirliği ve Grev Hakkının Sınırları: Belediyelerde Hukuka Uygun Çözüm Yolları2025-06-04T20:46:38+03:00

Çocukların Gözleri Önünde Şiddet: Geçmişin Değerlerinden Bugüne

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Marmaray’da yaşanan ve iki çocuğun babalarının gözleri önünde şiddete tanıklık ettiği olay, sadece fiziksel bir darp vakası olmanın ötesinde, toplumsal değerlerimizi ve aile olgusunu yeniden düşünmemize vesile oldu. Bu tür olaylar, bireysel öfke patlamalarının topluma yansımasını ve çocukların bu olumsuz tablolara maruz kalmasının ne denli büyük sonuçlara yol açabileceğini açıkça göstermektedir.

Devamını oku

Çocukların Gözleri Önünde Şiddet: Geçmişin Değerlerinden Bugüne2025-06-04T14:36:51+03:00
Go to Top